Yatak odasının kapısını kilitledim, ağlama bu sefer kapının ardında bir kelime söyledi
korku13 dk 9 sn
O evde her gece, saat on ikiyi kırk geçe, mutfak lavabosunun giderinden bir çocuk ağladı. Bebek ağlaması değildi. İki üç yaşında, konuşmayı yeni sökmüş bir çocuğun ağlamasıydı. Burnunu çeke çeke, nefesi kesile kesile ağlıyordu. Musluğu açtığımda susmadı. Kapattığımda da susmadı. Elimi giderin ağzına bastırdığımda avucuma ılık, nemli bir soluk vurdu.
Eve ekimin sonunda taşınmıştım. Dördüncü kat, asansörsüz, tavanları yüksek eski bir daire. Kombisi vardı ama çalışmıyordu, usta birkaç gün içinde gelecekti. Kapıdan girince uzun bir koridor uzanıyordu. Solda önce banyo, karşısında yatak odası, koridorun en dibinde mutfak. Kirası ucuzdu, ucuz olmasına da ihtiyacım vardı. Murat gideli üç hafta olmuştu. Eczanedeki maaşımla tek başıma bir ev çevirmeye çalışıyordum. Dokuz haftalık hamileydim, bunu kimse bilmiyordu. Murat bilmeden gitti. Anneme hala söyleyememiştim.
Taşındığım gün akşama kadar koli taşıdım. Gece yarısını geçince karnım acıktı, bir tencere makarna haşladım. Biraz da ev ısınsın diye, ocakta bir şey kaynasın istedim. Süzgeç kolilerin birinde kaybolmuştu. Tencereyi kapağıyla tutup lavaboya eğdim. Buhar yüzüme yapıştı, gözlüğüm buğulandı. Kaynar suyu doğruca gidere boşalttım. Ocağın saatine baktığımı hatırlıyorum. On ikiyi kırk geçiyordu.
Gider bir ses çıkardı. Kısa, ince bir ses. Kızgın yağa su damlayınca çıkan cızırtıya benziyordu, sonunda da hızlı bir nefes çekişi vardı. Eski bina, dedim kendi kendime. Borular.
Tencereyi tezgaha bırakırken babaannemin sesi geldi aklıma. Lavaboya, kapı önüne, toprağa sıcak su dökmeden önce mutlaka "destur" derdi. Çocukken sorardım, kime diyorsun diye. "Aşağıda oturanlara," derdi. "Onların da çoluğu çocuğu var." O gece demedim. Aklıma döktükten sonra geldi.
Ertesi gece yataktaydım, gözlerim yeni kapanıyordu. Önce komşunun çocuğu sandım. Ses ince ve uzaktı, duvarların içinden geliyor gibiydi. Kalktım, koridorun ışığını yaktım. Koridor buz gibiydi, nefesim görünüyordu. Ses mutfaktan geliyordu. Mutfağın ışığını açtım, ses kesilmedi. Lavaboya yaklaştıkça netleşti. Giderin içindeydi. Aşağıda, çok aşağıda değil, hemen o paslı süzgecin altındaydı. Bir çocuk ağlıyordu, kimseye duyurmaya çalışmadan, kendi kendine ağlar gibi. Arada hıçkırığını yutuyor, sonra yeniden başlıyordu.
Elimi giderin üstüne kapattım. Avucuma bir soluk vurdu. Sıcaktı. Elimi çektim, avucuma baktım. Islaktı.
Lavabonun altındaki dolabı açtım, telefonun ışığını tuttum. Sifonun dirseği terlemişti, damlalar dolabın tabanına düşüyordu. Parmaklarımı boruya değdirdim. İçinden su geçmeyen bir boru, ateşi çıkmış bir alın gibi sıcaktı. Dolabın dibinde önceki kiracıdan kalma bir alüminyum tas duruyordu. İçi kireç bağlamış, kenarı ezilmişti. Tası yerinden oynatmadım, dolabı kapattım.
Telefonumu alıp kaydetmeye başladım. Ağlama bir saate yakın sürdü, sonra yavaş yavaş seyrekleşti, kesildi. Mutfak masasında, montumla oturup sabahı ettim.
Sabah, eczaneye giderken otobüste kaydı açtım. Ağlama oradaydı, tanıdım, aynı hıçkırık, aynı burun çekiş. Altında başka bir ses daha vardı. Mutfakta duymadığım bir ses. Çok alçaktan, sabırla, bir kadın "şşş" diyordu. Bir çocuğu kucağında sallarken nasıl denirse öyle. Şşş. Şşş.
Kime anlatacaktım? Murat'ı aramam söz konusu değildi. Annem başka şehirdeydi, onu arasam her şeyi anlatmam gerekecekti, Murat'ı da, karnımdakini de. Emlakçıyı düşündüm. Ne diyecektim, lavabonuz ağlıyor mu? Depozitoyla ilk kirayı vermiştim, elimde başka para yoktu. Kaydı sildim. Neden sildiğimi bilmiyorum. O sesi telefonumda taşımak istemedim.
Akşam merdivenlerde alt kattaki komşuyla karşılaştım. Nazmiye Hanım. Yetmişini geçmiş, ufak tefek bir kadın. Taşındığım gün bana bir tabak börek getirmişti. Bu sefer selam vermeden durdu, elindeki file çantayı göğsüne bastırdı.
"Dün gece senin mutfaktan bizim boruya bir ağlama indi," dedi. "Sen oraya ne döktün kızım?"
Makarna suyu, dedim. Kaynar.
"Destur dedin mi?"
Demedim, dedim.
Yüzü bir an düştü. Merdivenin trabzanına tutundu.
"Yakmışsın onu," dedi. "Yanan çocuk ağlar. Ağlayan çocuğun annesi de bir gün gelir, bedelini ister."
Ne bedeli, diye sordum. Gülerek sormak istedim, gülemedim.
Nazmiye Hanım cevap vermedi. Bana baktı. Gözleri yüzümden aşağı indi, montumun önünde durdu. Karnım belli olmuyordu. Kimseye söylememiştim.
"Evde senden başka kimse var mı?" dedi.
Yok, dedim.
Uzun uzun başını salladı. "Bu gece yatmadan lavaboya bir tas soğuk su dök," dedi. "Dökerken üç kere destur de, helallik iste. Belki annesi duyar da gelmez."
Dediğini yaptım. On ikiyi yirmi geçe mutfağa gittim. Dolabın dibindeki o ezik tası çıkardım, soğuk suyla doldurdum, yavaş yavaş gidere akıttım. Üç kere destur dedim. Kime dediğimi bilmeden, sesim titreyerek özür diledim. Yatağa döndüm, telefonun saatine bakarak bekledim.
On ikiyi kırk geçe mutfak sessizdi. Bir dakika geçti, iki dakika. Göğsümdeki düğüm gevşedi. Tam o sırada ağlama başladı. Mutfaktan değil. Koridordan.
Yatak odasının kapısını açtım. Koridorun ışığı yanıktı, kapatmaya korkmuştum. Parkenin üstünde, mutfağın eşiğinden başlayıp koridorun ortasına kadar uzanan ıslak izler vardı. Küçük, çıplak ayak izleri. O soğukta buhar tütüyordu üstlerinden. Eğilip birine parmağımı değdirdim. Ilıktı. Çay soğuyunca kalan ılıklık gibi.
İzler banyonun önünde bitiyordu. Ağlama da oradaydı, tam ayaklarımın dibinde. Önümde kimse yoktu. Koridorun ışığı sarı, düz, her şeyi gösteren bir ışıktı ve önümde kimse yoktu. Ses dizlerimin hizasından geliyordu. Bu sefer şşş sesini de duydum. Kayıtta değil, kulağımla. Koridorun dibindeki karanlık mutfaktan geliyordu. Daha önce olduğundan daha yakından.
Sabah izler kurumuştu. Parkede hiçbir şey kalmamıştı.
Öğle arasında eve uğradım. Kombi ustası o saate söz vermişti. Genç, sessiz bir adamdı. Kombiyi yarım saatte çalıştırdı, petekler tıkırdamaya başladı. Kapıdan çıkarken lavaboya da bakar mısınız, dedim, gider ses yapıyor.
Lavabonun altındaki dolabı açtı, eğildi. Elini sifonun dirseğine koyar koymaz geri çekti.
"Bu niye sıcak abla?" dedi. "Kombi daha yeni yandı, buraya sıcak su gelmez ki."
Dolabın dibindeki ezik tası dirseğin altına koydu, somunu gevşetti. Borudan tasın içine bir avuç su boşaldı. Üstünden buhar kalkıyordu. Usta parmağını suya sokmadı. Tasın dibine baktı, ben de baktım. Suyun içinde ince, kıvırcık, açık renkli bir tutam saç vardı. Bir çocuğun ensesinden kesilmiş gibi kısa. Uçları kavrulmuştu. Mutfağa yanık saç kokusu yayıldı.
Usta somunu geri sıktı. Tası bana uzattı, tutmadığımı görünce tezgaha bıraktı. Para istemedi. Kapıda ayakkabılarını giyerken başını kaldırmadan konuştu.
"Bu daireye ikinci gelişim abla. Geçen sefer de bu boruya baktırmışlardı."
Başka bir şey demeden merdivenleri indi. Tası tezgahtan aldım. Suyu hala tütüyordu. Lavaboya dökmeye elim gitmedi. Destur desem bile. Saçı kağıt havluyla alıp boş bir reçel kavanozuna koydum, kavanozu dolabın en dibine ittim.
Aşağı inip Nazmiye Hanım'ın kapısını çaldım. Açmadı. İçeride televizyonun sesi kısıldı, kapının ardına biri yaklaştı. Gözetleme deliğinin karardığını gördüm.
"Gelme kızım," dedi içeriden. "Pazar günü torunlarım geliyor. Gelme bir daha bu kapıya."
Bir şey diyemedim. Merdivenleri inerken onun kilidi ikinci kere çevirdiğini duydum.
O akşam eczaneyi ben kapatacaktım. Kepengi yarıya indirmiş, kasayı sayıyordum. Kepengin altından eğilerek bir kadın girdi. Saçları ıslaktı, başörtüsünün ucundan damlıyordu. Dışarıda yağmur yoktu, sabahtan beri ayaz vardı.
"Yanığa ne iyi gelir?" dedi.
Kime, diye sordum. Kendinize mi?
"Çocuğuma."
Kaç yaşında, dedim, yanık nerede?
"İki buçuk," dedi. "Başından aşağı."
Elimdeki bozuklukları bıraktım. Öyle bir yanığa krem değil hastane lazım, dedim, hemen acile götürün. Kadın kıpırdamadı. Tezgahın ışığı tam üstündeydi ama aklımda yüzünden hiçbir şey kalmadı. Yalnız ağzını hatırlıyorum. Konuşmadığı zaman dudakları ses çıkarmadan kıpırdıyordu, bir çocuğu uyuturken nasıl kıpırdarsa öyle.
"Götürecek yer yok," dedi. "Sen kremi ver."
Raftan bir yanık kremi alıp tezgaha koydum. Kadın avucunu açtı, tezgahın üstüne bozuk paralar bıraktı. Paralar ıslaktı. Topladığımda parmaklarım ısındı, sudan yeni çıkmış gibi ılıktılar. Kasaya atarken üstlerinden ince bir buhar kalktı.
Kadın kremi cebine koydu. Kepengin altına eğilmeden önce döndü. Gözleri yüzümden aşağı indi, önlüğümün önünde durdu. Nazmiye Hanım'ın baktığı yerde.
"Kaçıncı haftadasın?" dedi.
Cevap vermedim. Kadın da beklemedi, eğilip çıktı. Kepengi kaldırıp dışarı baktığımda sokak boştu. Eczanenin kapısından köşeye kadar kaldırımda ıslak izler vardı. Tek kişinin izleri. Büyük, çıplak ayaklar. Ayazda tütüyorlardı.
Otobüs durağında yarım saat oturdum. Gidecek başka yerim yoktu, otele verecek param da yoktu. Eve döndüm.
O gece yatak odasının kapısını kilitledim. Anahtarı kilitte bıraktım. On ikiyi kırk geçe ağlama kapının ardındaydı. Bu sefer kelime vardı içinde. Ağzı tam dönmeyen bir çocuğun söyleyebileceği tek kelime. "Acıyo." Acıyo. Kapı ile eşik arasındaki aralıktan ince bir buhar sızdı içeri. Kapının dibinde, çok alçakta, küçük parmaklar tahtayı tırmaladı. Şşş sesi hemen arkasındaydı artık. Kapının öbür yüzünde, çocuğun başının üstünde bir yerde. Kilitteki anahtar kendi kendine yarım tur döndü, durdu, geri döndü. Sabaha kadar yorganın altında, iki elim karnımda oturdum. Ağlama ne zaman kesildi, bilmiyorum.
Sabah duş alırken gördüm. Karnımın altında, göbeğimin biraz aşağısında, avuç içi kadar kızarıklık vardı. Kenarları kabarmış, ortası parlak. Kaynar su sıçramış gibi. Kenarlarında beş küçük çıkıntı vardı. Beş parmak.
Emlakçıyı aradım, önceki kiracıyı sordum. "Genç bir hanımdı," dedi. "Tek başına oturuyordu. Bir gece ambulans gelmiş, hastaneye kaldırmışlar. Sonra anahtarı postayla yolladı, bir daha da uğramadı." Telefonu kapattım.
Aynı sabah anneme telefon ettim. Yarın geliyorum anne, dedim, sana bir şey anlatacağım. "Ne oldu kızım?" dedi. Gelince, dedim. Ertesi sabah yediye otobüs bileti aldım. Daha erkenine yer yoktu.
Son gece çantamı hazırladım, yatak odasının kapısının önüne koydum. Bütün ışıkları yaktım. Kapıyı kilitledim, altına rulo yaptığım bir havlu sıkıştırdım. Montumu çıkarmadım. Yatağın ortasına, sırtımı duvara verip oturdum. Telefon dizimin üstündeydi. Elim karnımdaki yaranın üstündeydi. Yara sabahtan beri sızlamıyordu, ilk defa o gece ılık ılık zonklamaya başladı.
On ikiyi otuz beş geçiyordu.
On ikiyi otuz dokuz.
On ikiyi kırk.
Kapının ardı sessizdi. Koridor sessizdi. Mutfaktan, giderden, borulardan hiçbir ses gelmiyordu. Bir dakika bekledim. Beş dakika. Havlunun altından buhar sızmadı, kapının dibinde tırmalama olmadı. Belki bitti, dedim. Belki soğuk su işe yaradı, belki özrüm geç de olsa duyuldu. Omuzlarım üç gecedir ilk defa gevşedi.
Dolabın yanındaki köşeden, ışığın tam düştüğü, boş olduğunu gözümle gördüğüm köşeden, biri çok yavaş "şşş" dedi. Acele etmeyen, beklemeye alışmış biri. Bir çocuğu uyutmak için değil. Başlamasını bekler gibi. Şşş.
Ağlama başladı. Kapının ardından gelmiyordu. Koridordan, mutfaktan gelmiyordu. Odanın içindeydi, benimle birlikte, yatağın üstündeydi. Elimin altında, yaranın tam ortasında, ılık ılık zonklayan o yerde, ince bir ses burnunu çekti.
Ağlama içimden geliyordu.
Bu bölüm size ne yaptı
Yorumlar
Henüz yorum yok.