İçeriğe geç
Uyumayanlar

Korku hikayeleri kurgudur, gerçek suç dosyaları kesinleşmiş vakalara ve açık kaynaklara dayanır. İçerik yetişkinlere yöneliktir, hassas dinleyiciler için uygun olmayabilir.

İçerik yetişkinlere yöneliktir.

Korku hikayeleri kurgudur, gerçek suç dosyaları kesinleşmiş vakalara ve açık kaynaklara dayanır. İçerik yetişkinlere yöneliktir, hassas dinleyiciler için uygun olmayabilir.

Sadece doğrulama istedi...

korku13 dk 56 sn

Bölümü videoyla izle

Gece üçü geçtikten sonra kahve makinesi başka bir ses çıkarır. Gündüz kimse duymaz onu, telefonların uğultusu bastırır. Gece o uğultu çekilince makinenin içindeki su, bardağın dibine düşen son damla, floresanın camında dönen küçük böcek, hepsi tek tek duyulur hale gelir. İnsan kulağı boşluğu sevmez, boşluk oldu mu doldurmak için ses arar. Biz on dördüncü kattaydık. Seksen kişilik bir ofiste gece vardiyasında bazen altı, bazen dört kişi kalırdık. Masalar sıra sıra boş, ekranlar hep açık, her birinde aynı mavi giriş sayfası. Kimsenin oturmadığı koltuklar gün içinde nasıl bırakılmışsa öyle kalırdı, biri yarım dönük, biri masaya iyice yaklaşmış. Temizlik ekibi ikide çıkardı, ondan sonra o katta bizden başka kimse olmazdı. Asansörlerden biri gece kapatılırdı, diğeri her inişte tek bir kez çan sesi verirdi. O çanı duyunca hepimiz aynı anda kapıya doğru bakardık, sadece alışkanlıktan. Benim istasyonum pencere tarafındaydı, numarası on dörttü. Kat on dört, istasyon on dört. İşe başladığım hafta buna gülmüştüm. Şansımın böyle denk gelmesini iyiye yormuştum, hatta arkadaşlarıma anlatmıştım. Pencereden aşağıya bakınca sadece otoparkın turuncu lambaları görünürdü, onların ötesi karanlıktı. Geceleri camda kendi yüzümü görürdüm, arkamda boş masaların sıraları uzardı. Altı ay boyunca o camda yalnızca kendimi gördüm. Sonrasını anlatmak için hala doğru kelimeyi arıyorum.

Gece vardiyasında iş azdır. Fatura sorar insanlar, hattı kesilmiş olur, uyuyamayan biri arar da sesli yanıt sistemine takılmadan bir insana ulaşabildiği için sadece konuşmak ister. Bir buçuktan sonra kuyruk tamamen boşalır. Kulaklığı çıkarmayız yine de. Kural öyle. Kulaklık kulakta, ekran açık, imleç bekleme ekranında.

İlk gece saat üçü yirmi dört geçiyordu. Kulaklığımın içinde o küçük tık sesi oldu. Bizim sistemde çağrı düşünce ekranın sağ üst köşesinde numara belirir, altında müşteri kaydı açılır, süre sayacı çalışmaya başlar. O gece köşe boştu. Numara yoktu, kayıt açılmadı, sayaç sıfırda kaldı. Kayıt alma simgesi kırmızıya dönmedi. Hattın açık olduğunu anlamamın tek yolu o tık sesiydi.

"İyi geceler," dedi bir ses. "Sizi rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Kısa bir doğrulama yapmam gerekiyor."

Kibardı. Anlatması zor bir kibarlık. Acelesi olmayan, sesini hiç yükseltmeyen, cümlelerinin sonunu düzgün bağlayan bir ses. Erkek miydi kadın mıydı, o ilk gece karar veremedim, sonraki gecelerde de veremedim. Telefonda çalışan herkes bilir, bazı sesler yüz taşımaz.

Ben de kibar cevap verdim, çünkü işim buydu. Hangi hizmet için aradığını sordum. Cevap vermedi. Bunun yerine benden adımı ve soyadımı söylememi istedi.

Şaka sandım. Gece vardiyasında birbirine şaka yapanlar olur, yan katta veri girişi yapan çocuklar bazen hattı karıştırır. Adımı söyledim. Soyadımı da söyledim.

"Teşekkür ederim," dedi ses. "Kaydınıza işledim. İyi çalışmalar."

Tık. Hat kapandı. Sayaç hala sıfırdı.

Ertesi sabah vardiya raporuna baktım. Gece boyunca on bir çağrı görünüyordu. Ben on bir çağrı almıştım, hepsinin numarası, süresi, konusu oradaydı. Üçü yirmi dört geçe hiçbir şey yoktu. Sistem o dakikayı boş bırakmamıştı, o dakika sistemde yoktu. Vardiya sorumlusuna söyledim. Gülerek uykusuzluktan olduğunu söyledi, bana bir bardak çay getirdi.

İkinci gece aynı dakikada kulaklığımda aynı tık sesi oldu.

"İyi geceler," dedi. Adımı söyledi. Doğru söyledi. "Dün akşam doğrulamanın ilk kısmını tamamlamıştık. Bugün devam edebilir miyiz? Doğum tarihinizi alabilir miyim?"

Cevap vermedim. Sessizlik uzadı. Hiç sıkılmadı, hiç zorlamadı, nefes alıp verme sesi bile duyulmuyordu. Yirmi saniye kadar sonra doğum tarihimi kendisi söyledi. Gün, ay, yıl. Hepsi doğruydu.

"Onaylıyor musunuz?" diye sordu.

Ağzımdan evet çıktı. Nasıl çıktığını bilmiyorum. Yirmi yıldır bu cümleyi başkalarına ben soruyorum, karşı taraftaki insan ne diyecekse onu söyledim.

Üçüncü gece annemin kızlık soyadını istedi. Dördüncü gece oturduğum sokağın adını. Beşinci gece kapımın rengini sordu, sonra da kaçıncı katta oturduğumu. Altıncı gece yedek anahtarımı sahanlıktaki sayacın kapağının arkasında tuttuğumu biliyordu, sadece doğrulamamı istedi.

Bunların hiçbirini ona ben söylemedim. Her gece yeni bir şeyi zaten biliyordu, benden istediği tek şey onaylamamdı. Sanki karşısında doldurulmayı bekleyen bir form vardı ve her gece o formun bir alanı daha yeşile dönüyordu.

Bir defne sordum, kim olduğunu sordum. Hangi kurumdan aradığını, kaydın hangi kayıt olduğunu sordum.

"Bu bilgiyi hat üzerinden paylaşamıyorum," dedi. "Anlayışınız için teşekkür ederim."

Bizim eğitimde öğretilen cümleydi. Kelimesi kelimesine. O cümleyi ben günde yirmi kez söylüyordum.

Yedinci gece açmamaya karar verdim. Kulaklığı masaya bıraktım, kablosunu ana üniteden çektim, saat üçü yirmi geçe kalkıp mutfağa gittim. Orada durdum, ışığı açmadım. Çelik dolabın kapağında kendi karaltımı seyrettim. Üçü yirmi dört geçtiğinde mutfaktaydım.

Sabaha karşı istasyonuma döndüğümde ekranda bir konuşma dökümü açıktı. Bizim sistemde böyle bir şey vardır, görüşmeler metne çevrilir, kalite ekibi okur. Dökümün başlığında o gecenin tarihi yazıyordu. Saat üçü yirmi dört geçe başlamış, üçü yirmi yedi geçe bitmişti. İki konuşmacı vardı. Biri oydu. Diğeri bendim.

Orada yazanları okudum. Bana annemin doğduğu şehri sormuştu. Ben cevap vermiştim. Doğru cevap vermiştim. Ağzımı açmadığım bir konuşmada, mutfakta karanlıkta dururken, benim sesim ona annemin doğduğu şehri söylemişti.

Dökümü yazdırdım. Yazıcı çalıştı, kağıt çıktı, kağıt bomboştu. Bir daha denedim. Yine boş. Ekrandaki metin duruyordu, kağıda geçmiyordu.

Sabah bilgi işlemden bir arkadaş geldi. Kayıtları, hat loglarını, santral raporlarını taradı. O saatte hattımın kapalı olduğunu söyledi. Kapalıdan kastı şuydu, kulaklığım bağlı bile değildi. Dökümü göstermek için modülü açtım, döküm yoktu. Benim kullanıcı geçmişimde o saate ait hiçbir kayıt yoktu. Arkadaş bana biraz izin kullanmamı önerdi.

Sekizinci gece yan masadaki arkadaşımı yanıma çağırdım. Kendisi iki yıldır burada, gece vardiyasını sever, sessizliği sever. Üçü on geçe iki sandalyeyi yan yana çektik. Ona hiçbir şey anlatmadım, sadece yanımda oturmasını istedim. Telefonunda bir şeyler oynadı, ben ekrana baktım.

Üçü yirmi dört geçe kulaklığımda tık sesi oldu.

Arkadaşım başını kaldırmadı. Ses hiç durmadan konuşuyordu, o gece evimin elektrik saatinin numarasını doğrulattı, sonra da geçen kış hangi ay hastalandığımı sordu. Ben cevap verdim.

Üçü yirmi yedi geçe hat kapandı. Arkadaşım telefonundan başını kaldırdı, bana baktı ve yüzü değişti.

"Kiminle konuşuyordun?" dedi.

Ekranıma baktı. Sayaç sıfırdı. Köşede numara yoktu. Kayıt simgesi griydi. "Sesli sesli konuşuyordun," dedi. "Boşluğa doğru evet diyordun. Beş dakika boyunca."

O gece beni kapıya kadar geçirdi. Asansörde ikimiz de konuşmadık. Ertesi gün vardiya değiştirdi, ben de değiştirmesine bir şey demedim.

İzin aldım. Üç gün evde oturdum. Perdeleri kapattım, telefonumu kapattım, saatin sesini duymamak için mutfağa kaldırdım. İlk gece üçü yirmi dört geçe kulağımda o küçük tık sesi oldu. Kulaklık yoktu. Kulağım boştu. Ses yatağın ayakucundan değil, dışarıdan değil, tam kulak zarımın iç tarafından geliyordu.

"İyi geceler," dedi. "Bugün doğrulamaya devam edebilir miyiz?"

Evde cevap vermedim. Yorganı başıma çektim, dişlerimi sıktım, saydım, şarkı mırıldandım. Sabah uyandığımda yastığın üzerinde kendi sesimin yorgunluğu vardı. Boğazım, bütün gece konuşan bir insanın boğazı gibi ağrıyordu.

İşte o zaman işe geri döndüm. Kulağa saçma gelir, bunu biliyorum. Düşüncem şuydu, orada bir istasyon var, bir kulaklık var, bir ekran var. Orada o şey bir hatta giriyor. Evde bir hat yok, evde doğrudan bana giriyor. Bari araya bir kablo girsin istedim.

Döndüğüm gece ses sanki uzun bir yolculuktan gelmiş gibi konuştu. Beni sormadı, iyi olup olmadığımı sormadı. Yalnızca kaldığımız yerden devam etti.

O gece bana en son ne zaman ağladığımı sordu. Sonra kimin yüzünden ağladığımı sordu. Sonra o kişiye söyleyemediğim cümleyi sordu. Ben o cümleyi hayatımda kimseye söylemedim, hiçbir yere yazmadım, yüksek sesle bir kez bile kurmadım. Ses cümleyi baştan sona okudu ve doğrulamamı istedi.

Doğruladım.

Sonraki gecelerde formun dolduğunu hissediyordum. Bunu nereden anladığımı açıklamam gerekirse, sorular küçülüyordu. Başta hayatımın büyük alanlarını istemişti, ad, tarih, adres. Sonra küçük alanlara geçti. O gün hangi bardaktan su içtiğimi, çantamın yan cebinde ne olduğunu, gömleğimin ikinci düğmesinin sağlam olup olmadığını sordu. Doldurulacak yer azaldıkça sorular ufalıyordu.

Bir gece yalan söyledim. Çantamda olmayan bir şeyi var diye söyledim.

Ses bir an durdu. O duraksama, yanlış tuşa basan bir memurun duraksaması gibiydi.

"Kaydınızda öyle görünmüyor," dedi. "Düzeltmemi ister misiniz?"

Son gece geldiğinde masamda kalemim hazırdı. Bütün o geceleri bir deftere yazmıştım, hangi gece neyi sordu, hangi gece neyi zaten biliyordu. Defteri açık bıraktım. Kendi kendime söz verdim, o gece ne sorarsa sorsun hayır diyecektim. Tek kelime. Hayır.

Üçü yirmi dört geçe tık sesi oldu.

"İyi geceler," dedi. "Dosyanızda tek bir alan kaldı. Tamamlandığında kayıt kapatılacak ve sizi bir daha rahatsız etmeyeceğim. Bunun için sabrınıza teşekkür ederim."

Ne alanı olduğunu sordum. Sesim kendi kulağıma yabancı geldi.

"Onay alanı," dedi. "Bu kaydın size ait olduğunu beyan ediyor musunuz?"

Ağzımı açtım. Hayır diyecektim. Ekrana baktım.

Ekranda döküm penceresi kendiliğinden açılmıştı. İçinde o ana kadar konuştuklarımız satır satır yazıyordu. Dökümün en altında henüz söylemediğim bir cümle duruyordu. Benim adımın karşısında, benim satırımda, benim yazım stilimle.

Orada "beyan ediyorum" yazıyordu.

Hayır dedim. Sesim çıktı, kendi kulağımla duydum, boğazımın titrediğini hissettim. Hayır dedim.

Ekrandaki satır değişmedi.

Bir daha söyledim. Bağırdım. Boş katta sesim duvarlara vurup geri geldi, mutfaktaki çelik dolaba kadar gitti, oradan döndü.

Ekrandaki satır değişmedi.

Kulaklığımın içinde ses gülümseyerek konuşan insanların o yumuşak tonuyla konuştu.

"Teşekkür ederim," dedi. "Doğrulama tamamlanmıştır. Kaydınız kapatılmıştır."

Sonra hat kapanmadı. Ben bunu bekliyordum, tık sesi bekliyordum. Gelmedi. Kulaklığın içinde bir boşluk oldu, derinliği olan, odası olan bir boşluk. Kendi nefesimi orada duydum. Uzaktan geliyordu. Benden değil, hattın diğer ucundan.

Floresan söndü. Sonra yandı. Sonra bir daha söndü.

Şimdi o gecenin ertesi günü tutulan vardiya tutanağını okuyacağım. Kağıt elimde. Üzerinde kurumun antedi, altında iki imza var.

Tutanak tarihi, o gecenin ertesi günü. Konu, gece vardiyası olağan dışı durum incelemesi.

Bir. İncelemeye konu vardiya, saat yirmi üç ile sabah yedi arasını kapsamaktadır. Vardiya süresince on dördüncü kat operasyon salonunda üç personel görevlendirilmiştir.

İki. Santral kayıtları incelenmiş, saat üç sıfır sıfır ile dört sıfır sıfır arasında sisteme düşen çağrı bulunmadığı görülmüştür. Kuyruk boştur. Bekleyen çağrı yoktur.

Üç. On dört numaralı istasyonun kulaklığı masa üzerinde bağlı halde bulunmuştur. Cihaz, bulunduğu anda hala açıktır. Aynı istasyonun ekranında herhangi bir uygulama açık değildir.

Dört. Masa üzerinde bulunan defterin son sayfasında el yazısıyla tutulmuş tarih ve saat listeleri yer almaktadır. Listedeki kayıtların kurum sistemlerindeki hiçbir veriyle eşleşmediği tespit edilmiştir. Defter incelenmek üzere teslim alınmıştır.

Beş. Kalite modülünde o vardiyaya ait bir konuşma dökümü bulunmuştur. Döküm, sistem tarafından oluşturulmuş olmakla birlikte hiçbir çağrıya bağlanamamaktadır. Dökümün son satırı kayıt altına alınmıştır. Son satır şudur. Doğrulama tamamlanmıştır. Kaydınız kapatılmıştır. İyi geceler.

Altı. Vardiya çizelgesinde on dört numaralı istasyon için personel adı yazılmamıştır. İlgili satır boştur. Çizelgenin önceki haftalara ait nüshalarında da aynı satırın boş olduğu görülmüştür. İnsan kaynakları kayıtlarında bu istasyona atanmış bir personel bulunamamıştır.

Yedi. Yukarıdaki tespitler ışığında, söz konusu gece vardiyasında hatta hiç kimsenin bulunmadığı anlaşılmıştır.

Tutanağın altındaki iki imzanın yanında üçüncü bir satır daha var. O satır, on dört numaralı istasyonda çalışan personel için ayrılmış. Boş bırakılmamış. Orada, kağıdın üzerine hafifçe bastırılmış bir kalem izi duruyor. Yazı yok, sadece iz var. İmza atmaya başlayıp vazgeçmiş bir elin, ilk harfe bile gelmeden durduğu yerdeki kısacık çizgi.

Kağıt hala elimde. Saat üçü yirmi üç geçiyor.

Bu bölüm size ne yaptı

Hesap istemez, kişisel veri tutmaz. KVKK aydınlatma metni

Yorumlar

Yorum yazmak hesap ister; hesabınız yoksa gönderim sizi giriş sayfasına yönlendirir.

Verileriniz hakkında: KVKK aydınlatma metni

Henüz yorum yok.