Kızma ona, çok yoruldu bu adam
korku12 dk 27 sn
Bugün dinledin, biliyorum.
Bu cümle benim sesimle söylendi. Kendi yatak odamda, kendi aldığım kayıt cihazına. Cihazın ekranında saat yazmıyor, yalnız kaydın başından beri geçen süre yazıyor: iki saat kırk bir dakika. Cihazı gece biri beş kala, yatmadan önce kendi elimle açmıştım. Biri beş kalaya iki saat kırk bir dakika ekleyin. Gece üç otuz altı.
O gün öğleden sonra gerçekten bir şey dinlemiştim. Kimseye söylememiştim. Evde benden başka kimse yaşamıyor.
Elli iki yaşındayım. Hiç evlenmedim. Yirmi dokuz yıldır vergi dairesindeyim, gişe arkasında. Dosya, mühür, sıra numarası. Yedi aydır uyuyamıyorum. Bir gece sebepsiz uyandım, saat üç buçuğu geçiyordu, odada ses var sandım. Kalkıp baktım, yoktu. O geceden beri doğru dürüst dalamadım. Yatıyorum, gözümü kapatıyorum, sabah ezanını her gün baştan sona dinliyorum. Arada bir yerde belki yarım saat dalıyorum, belki o kadar bile değil. Bir sabah aynı makbuzu bir mükellefe iki kez kestim, fark etmedim. Müdür beni odasına çağırdı, "Hocam, sende bir şey var," dedi. Ne bir derdim var ne bir kaybım. Aile hekimi önce hap verdi, hap beni sersemletti ama uyutmadı. Sonra beni bir devlet hastanesinin uyku laboratuvarına yazdı. Üç ay sıra bekledim. İki gece kalacaktım. Başıma, göğsüme, bacaklarıma kablolar bağlanacak, sabaha kadar ne yapıyorsam kaydedilecekti.
O odadan aklımda iki şey kaldı. Tavanın köşesinde, kırmızı ışığı hiç sönmeyen bir kamera. Bir de yatağın sağındaki duvarda, teknisyenin odasına bakan karartılmış bir cam. Ben camın arkasını göremiyordum. Arkadan beni görüyorlardı.
Teknisyen yirmili yaşlarda bir çocuktu, kabloları yapıştırırken bana durmadan abi dedi. Işıkları on bir buçukta söndürdü, kayıtları da o an başlattı. "Ben camın arkasındayım abi, bir şey olursa seslenin," dedi. Kapı kapandı. Kırmızı ışığa baktım, sonra cama. Camda kendi yüzümün belli belirsiz aksi vardı, arkasında kimse görünmüyordu.
Ne zaman daldığımı bilmiyorum. Sabah kabloları sökerken çocuk "Uyudunuz abi," dedi, sevinmiş gibiydi. "Dört saate yakın. Biraz da konuştunuz." Bir şey daha diyecekti, demedi. Ne konuştuğumu sormadım. Utandım. Yedi aydır uyumayan adam bir uyuyunca saçmalamış, ne olacak?
İkinci gece neredeyse hiç uyumadım. Bütün gece cama baktım. Bir ara camın arkasında bir ışık yandı söndü, teknisyen kalkıp çay koymuştur dedim. Sesimi duyuyor mu diye bir şey söylemeyi düşündüm, söylemedim. Sabah çocuk yine söyledi: kırk dakika kadar, gecenin ortasında, üçü biraz geçe dalmışım. Çıkarken kayıtları alma hakkım olduğunu söylediler. Bir kağıt imzaladım, elime bir bellek verdiler. İçinde her gece için iki dosya vardı, biri ses, biri görüntü.
Ertesi gün işe gitmedim. Öğleden sonra mutfak masasına oturdum, bilgisayarı açtım, ilk gecenin ses dosyasını başlattım. Uzun bir hışırtı. Klimanın uğultusu. Benim nefesim, ağır, düzensiz. Bu dosyada saat yok, yalnız geçen süre var. İleri sardım. Dört saat altı dakikada nefes kesiliyor. Kayıt on bir buçukta başlamıştı. Masanın üstünde parmaklarımla saydım. Gece üç otuz altı.
Önce bir boğaz temizleme. Sonra benim sesim. Sabahları banyoda öksürdüğümde duyduğum o kalın, biraz kısık ses.
"Uyudu. Sonunda."
Ardından bir süre hiçbir şey. Biri cevap veriyormuş da ben dinliyormuşum gibi. Bir yerde "tamam, tamam" diyor, ağlayan çocuğu susturur gibi.
"Kızma ona. Çok yoruldu bu adam."
"Taşa bakmaz. Bakmasın diye uyutmuyorum zaten."
Ben böyle konuşmam. Kendimden "bu adam" diye söz etmem. Kimseyle de bu kadar yumuşak konuşmam, gişede hakkımda "güler yüzlü değil" diye şikayet yazan oldu. Ses on bir dakika devam ediyor. Bir ara bizim sokaktaki bakkalın kedisinden söz ediyor, adıyla. Kedinin bir adı olduğunu bile bilmiyordum. Arada gülüyor. Benim gülüşüm değil bu. Ben burnumdan güler, hemen keserim. Bu ağzı açık, nefesi içeri çeken, uzun bir gülüş.
Bahçemde, incir ağacının dibinde yassı, gri bir taş var. Evi aldığımda oradaydı. Eski sahibi, yaşlı bir adam, anahtarları verirken onu gösterip "Orada kalsın," demişti. Nedenini sormadım. On sekiz yıldır yerinden oynatmadım, altına hiç bakmadım. Laboratuvarda o taştan kimseye söz etmedim. Kalkıp mutfak penceresinden baktım. Taş yerindeydi, incirin gölgesinde, üstünde kuru yapraklar. Çıkmadım. Yerinde durduğunu görmek yetti.
Görüntü dosyasını açtım. Bunun köşesinde saat yazıyor, kameranın kendi saati, gece saati. Üç otuz altıya getirdim. Sesi de yan pencerede dört saat altı dakikaya getirdim, ikisini aynı anda oynattım.
Görüntüde sırtüstü yatıyorum. Kablolar başımdan yastığa dökülmüş. Ses "Uyudu, sonunda" diyor, ağzım kapalı. Ses gülüyor, dudaklarım kıpırdamıyor. Gözlerimse açık. Başım hafifçe sağa dönmüş, karartılmış cama bakıyorum. On bir dakika boyunca gözümü kırpmadan. Sağ elim göğsümün üstünde, çarşafı avucuyla düzeltiyor, hep aynı yöne, yavaş yavaş. Ses "Taşa bakmaz" dediğinde elim duruyor, avucum çarşafa bastırıyor.
Sesi bir dakika geri aldım. Beş dakika ileri. Yarım saat geri. Görüntüyü baştan sona hızlı oynattım. O gecenin hiçbir yerinde ağzım açılmıyor.
On bir dakikanın sonunda ses susuyor. Görüntüde başım camdan yavaşça geri dönüyor, gözlerim kapanıyor. Ses dosyasında nefesim tam o anda yeniden başlıyor. O bir saniyede ikisi kusursuz tutuyor.
Ellerime baktım. Bir şey yoktu.
Hastaneyi aradım. Aynı çocuk çıktı. "Abi, ses ile görüntü ayrı cihazlardan geliyor, kayıyor bazen," dedi. "Uykuda konuşmak çok normal, merak etmeyin." Gözlerimin açık olduğunu, camın arkasından görüp görmediğini sordum. Bir an sustu. "Üç gibi çay koymaya çıkmıştım abi, on beş dakika filan. Gözü açık uyuyan da olur." Teşekkür ettim. Doktora gitmeyi düşündüm, vazgeçtim. Devlet memuruyum. Dosyama bir psikiyatri raporu girerse müdürün o lafı resmileşir, emekliliğime dört yıl var. O gün kendime çocuğun dediğini birkaç kez tekrarladım. Ayrı cihazlar. Kayıyor bazen.
İkinci gecenin dosyalarını açmadım. Çocuk, üçü biraz geçe dalmışsınız, demişti. Belleği çıkardım, bıçak çekmecesine koydum. Orada başkasının mikrofonu, başkasının saati, başkasının kablosu vardı; her şeyi onlara yükleyebilirdim. Benim istediğim kendi odamda, kendi elimle açıp kapattığım, kimsenin dokunmadığı bir kayıttı. Akşam dükkanlar kapanmadan çarşıya indim, küçük bir ses kayıt cihazı aldım. Satıcı, sessizlikte de kaydı durdurmadığını söyledi. Pili sonuna kadar doldurdum.
Cihazı şifonyerin üstüne, yatağa dönük koydum. Biri beş kala açtım, kırmızı noktası yandı. Ona bakmamak için öbür yana döndüm. Uyuduğumu bilmiyorum. Sabah yedide kapattım, kahvaltı etmeden dinledim.
Başından dinlemeye başladım. Yarım saat kadar yorganın hışırtısı, sonra nefesim ağırlaşıyor, bir ara hafif bir horultu. Demek uyumuşum. Yedi aydır ilk defa evde uyuduğumun kanıtını duydum, az kalsın sevinecektim. İleri sardım.
İki saat kırk bir dakika geçtiğinde o cümle geliyor. Üç kez geri aldım. Sonra devamını dinledim:
"Sorun değil. Ben de seni dinliyorum. Yedi aydır."
Bu sefer uzun sürmüyor. Bir süre sessizlik, sonra bir menteşe gıcırtısı. Arka kapının sesi, mutfaktan bahçeye açılan kapının. O menteşeyi tanırım, yıllardır yağlayacağım diyorum. Yirmi dakika hiçbir şey. Nefes de yok. Odada kimse yokmuş gibi. Ardından aynı menteşe, koridorda yavaş adımlar, yatağın gıcırtısı, sonra çok yakından, mikrofonun dibinden:
"Düzelttim. Görmez."
"Yarın kapatır. Kapatsın."
Sonrası sabaha kadar yalnız nefes.
Hemen bahçeye çıktım. Taş bir karış kadar kaymıştı. Eski yerinde toprak koyulaşmış, nemliydi. Üstü düzeltilmişti. Tırmıkla değil, avuçla. Bir köşesinde dört parmağın izi duruyordu, yan yana, aynı yöne çekilmiş.
İçeri girip yatağın dibindeki terliklere baktım, temizdi. Ellerime baktım. Tırnaklarımın altı simsiyahtı.
Fırçayla uzun uzun temizledim. Taşı kaldırmadım. Arka kapının menteşesini de yağlamadım. Gıcırdasın istedim.
Öğlen bakkala gittim. Kedi tezgahın altında yatıyordu. Adını sordum. Bakkal söyledi, kayıttaki addı. "Sen nereden bileceksin," dedi, "sabahları selam bile vermiyorsun." Ekmeğimi aldım, çıktım.
Akşamüstü belleği bilgisayara taktım, ikinci gecenin dosyasının üstünde bir süre bekledim, sonra çıkarıp çekmeceye geri koydum, üstüne ekmek bıçağını yatırdım.
Ertesi gece cihazı açmadım. Dinlemeye dayanamayacaktım. Kapalı halde şifonyerin çekmecesine koydum. Arka kapıyı iki kez kilitledim, anahtarı mutfakta şeker kavanozunun içine gömdüm. Yatağa oturdum, sırtımı duvara verdim, ışığı açık bıraktım. Uyumayacaktım. Yedi aydır zaten uyumuyordum, bir gece daha ne olacaktı?
Saat ikide telefona baktım. Bir sonraki bakışımda dört buçuktu. Işık yanıyordu, ben duvara yaslıydım, aynı yerde.
Sabah boğazım yanıyordu. Sesim kısılmıştı, saatlerce konuşmuş gibi. Dudaklarımın kenarı çatlamıştı. Çarşafın üstünde, dizimin dibinde birkaç şeker tanesi vardı. Mutfağa gittim. Anahtar kavanozdaydı, kapı kilitliydi. Çekmeceyi açtım. Cihaz kapalıydı, yerindeydi. Ekranda yeni dosya yoktu. Pil göstergesi bir çizgi inmişti.
Öğlene doğru kapıyı açtığımda yan evdeki komşu kadın bahçe duvarının üstünden seslendi.
"Gece kiminle konuşuyordun öyle? Saat üç buçuk vardı. Pencereden duydum, senin sesindi."
Uyanıktım, dedim. Daha doğrusu fısıldadım, sesim çıkmıyordu.
Kadın bir süre yüzüme baktı. "Çok tatlı konuşuyordun ama," dedi. "Seni hiç böyle duymamıştım. Biri cevap veriyor sandım, kulak kabarttım. Yokmuş. Hep sen."
"Ne diyordum?" diye sordum.
Omuz silkti. "Birini yatıştırıyordun galiba. Merak etme, yerinde, kimse kaldırmayacak, diyordun."
Akşamüstü müdür aradı, raporun ne zaman bittiğini soracaktı. İlk cümlemde durdu. "Kiminle görüşüyorum?" dedi.
Bir otele gitmeyi düşündüm. Taşı burada bırakıp gitmek daha kötü geldi. Dönüp baktığımda yerinde olup olmadığını bilemeyecektim.
Hava kararmadan mutfaktan un aldım, bahçeye çıktım. Taşın çevresine, toprağın üstüne ince ince serptim, arka kapının eşiğine de. Sabah bakacaktım, iz varsa görecektim. Taşın yanına çömelip son avucu serperken sağ elim durdu. Avucum toprağa bastırdı. Bir süre öyle kaldı. Kaldırdığımda unun altında dört parmağın izi vardı, yan yana, aynı yöne çekilmiş. Üstünü unla örttüm, içeri girdim.
Bu gece üçüncü gece. Yatmadım. Yatak odasındaki sandalyede oturuyorum, ışık açık, kayıt cihazı karşımda, şifonyerin üstünde. Yine biri beş kala açtım. Arka kapının anahtarını bu sefer kavanoza koymadım, cebimde. Yüzümü soğuk suyla yıkadım, iki fincan kahve içtim. Üçü otuz geçe cihaza doğru eğildim. Yüksek sesle saati söyledim, uyanık olduğumu söyledim. Kayıtta olsun istedim. Sesim hala kısık, kendi kulağıma bile yabancı geliyor. Duvardaki saat üç otuz beşi gösteriyor, cihazın ekranı iki saat kırk dakikayı.
Üç otuz altı.
Elimi ağzıma koydum.
Avucumun altında dudaklarım kıpırdıyor.
Bu bölüm size ne yaptı
Yorumlar
Henüz yorum yok.